Başlangıçta sadece sessizlik vardı.
Karanlık, henüz kelimelerle tanışmamış; boşluk, henüz bir form kazanmamıştı.
Ta ki bir insan, bir kayanın sağır yüzeyine o ilk çizgiyi atana kadar…
O çizgi, sadece bir şekil değildi. Doğaya karşı atılmış ilk çığlık, kadere karşı bir başkaldırıydı.

Mitoloji der ki; Prometheus tanrılardan ateşi çaldı ve onu titreyen insanlığın avuçlarına bıraktı.
Ama kimse sormadı: Ya o ateş sadece teni ısıtmak için değilse?
Ya o kor, zihindeki o uçsuz buçsuz karanlığı yakmak, ruhun kuytularını aydınlatmak içinse?
Sanat, işte o çalınmış ateştir. Tanrıların geri istediği, ancak insanın ruhuna mühürlediği o sönmeyen kor…



​Sanat, iki zıt kutbun çarpışmasından doğan bir kıvılcımdır.
Bir yanda Apollon vardır; altın oran, ölçü, berrak bir akıl ve kusursuz düzen…
Diğer yanda Dionysos; taşkın bir tutku, dizginlenemez bir kaos ve sarhoş eden bir coşku…
​Bir heykeltıraşın mermeri milim milim yontan o peygamber sabrı Apollon’dur.
Fakat o soğuk mermerin göğsünden taşan o sessiz feryat Dionysos’tur.
İnsan, bu iki uçurumun arasında, o ince ipte yürüdüğü için sanat yapar.
Ne tamamen rasyonel bir makinedir…
Ne de tamamen zifiri bir delilik.
Sanat; insanın kendi içindeki fırtınayı dindirme, kaosu bir forma hapsetme çabasıdır.

​Fransa’daki Lascaux mağarasının karanlık dehlizleri…
Bir av sahnesi, hırçın bir bizon ve kayaya bastırılmış bir el izi.
Binlerce yılın tozuna, toprağına rağmen o el hâlâ orada duruyor.
Çünkü sanat, zamanın devasa çarklarına sıkıştırılmış bir nottur: “Ben buradayım, yaşadım ve hissettim!”
​Ve sonra bir gün, Ege’nin köpüklü sularının ucunda, rüzgârın ve tarihin kenti yükseldi:
Knidos.
Orada bir mermer canlandı. Öyle bir el değdi ki taşa; tanrıçayı ilk kez gökyüzünden indirip çıplak bir hakikatle, bir insan gibi sundu dünyaya:
Praxiteles’in Aphrodite’i.
O an tanrılar Olimpos’un bulutlarından yere indiler; artık kutsal olan gökte değil, insanın estetiğindeydi.
Sanat, imkansızı başarmış; sonsuzluğu bir bedene sığdırmıştı.

​İmparatorluklar kumdan kaleler gibi dağıldı.
Mağrur krallar isimsiz mezarlara gömüldü.
Haritalar defalarca yırtılıp yeniden çizildi.
Ama bir mısra ölmedi. Bir fırça darbesi solmadı, bir melodi susmadı.
Leonardo da Vinci, o gizemli tebessümü bir tuvale hapsettiğinde aslında zamanı durdurmamıştı. Zamanı, kendi kurallarıyla oynamaya zorlamıştı.
Neden hâlâ o bakışın esiriyiz?
Çünkü sanat, akıp giden zamana karşı dikilen tek sığınaktır.
Zamanı yok edemez ama ona direnmenin asaletini bilir.

​Sanat;
Bir çocuğun titrek ellerle duvara karaladığı o ilk mucizedir.
Bir köylünün nasırlı elleriyle toprağa bıraktığı o ilk umut tohumudur.
Bir gazetecinin, her türlü karanlığa rağmen, gerçeği kelimelerin namusuna emanet etme cesaretidir.
​Sanat, insanın biyolojik bir varlıktan, ruhu olan bir devrimciye dönüşme biçimidir.
İnsan, kalbinin durduğu gün değil…
Anlatacak bir hikayesi kalmadığı ve hafızalardan silindiği gün yok olur.
Sanat ise hatırlamaktır. Sanat, ebediyen unutulmamaktır.
Hipokrat boşuna demedi; Ars longa, vita brevis.
Hayat kısa, sanat ölümsüz.

Kaynak:https://datcaninsesi.com/kultur-sanat/isigin-ve-cigligin-dogusu/



Dosya

Özgür Köşe

Dünyada Eczacılık

Sektörel Bakış

Çepeçevre

Kültür Sanat