Ecz.Neşe Köysüren 

Roma, MS 2. yüzyıl….

İmparator Marcus Aurelius’un hüküm sürdüğü yıllar… Arenada yine oldukça kalabalık bir gün. Kalabalık her zamanki gibi uğultulu. Fakat arenanın ortasında ne zırhlı savaşçılar var ne de kılıç şakırtısı.

Onun yerine, beyaz giysili bir adam duruyor: Galen. İmparatorun özel hekimi. Elinde kılıç ya da mızrak yok; sadece keskin bir bıçak ve bilgiye duyduğu sarsılmaz güven var. Aerilius da izleyiciler arasında çok güvendiği hekiminin gösterisi izliyor. Galen herkesin şaşkın bakışları altında yıllardır felsefecilerin, hekimlerin inandığı bir tezi çürütüyor. Bilincin merkezinin kalp değil beyin olduğunu ispatlıyor.

Dönemin en güçlü imparatoru olan Marcus Aerilius M.S. 121 yılında Roma’da, soylu bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Aurelius, daha çok küçük yaşta hayatın ciddiyetiyle tanıştı. Henüz üç yaşındayken babasını kaybetti ve onun sorumluluğunu büyükbabası üstlendi. Büyükbabası küçük Marcus’a en iyi hocalardan Yunanca, matematik, retorik (hitabet sanatı/belagat) dersleri aldırdı ama Marcus’un gönlü başka bir alandaydı. Felsefe kitaplarından kendini alamıyor, sürekli okuyordu. Tüm bu eğitimlerin sonunda kendisi de şair, filozof olan İmparator Hadrian’ın dikkatini çekti ve geleneklerin aksine imparatorluğun yeni halefi olarak Marcus Antonius’u seçti.

Aynı yüzyılda, bu kez Bergama’da (Pergamon) başka bir çocuk dünyaya geldi: Galen.

Varlıklı bir ailenin oğlu olan Galen, aristokrat bir eğitimle yetişti. Babası onu felsefe ve politika alanında ilerletmek istiyordu. Bu nedenle Galen; felsefe, geometri, matematik, mantık, astronomi ve edebiyat gibi pek çok alanda kapsamlı bir eğitim aldı.

Ancak kader onun için de farklı bir yol çizmişti.

Galen yaklaşık 16 yaşlarındayken babası rüyasında tıp tanrısı Asklepios’u gördü. Rüyasında Asklepios Galen’in tıp eğitimi alması gerektiğini söylüyordu. Bu rüyanın etkisi ile babası Galen’e tıp eğitimi aldırmaya başladı. Galen, bilgisini derinleştirmek için farklı coğrafyalara seyahat etti. Özellikle Antik Mısır’da geçirdiği zaman, onun tıbbi yaklaşımını derinden etkiledi. Bitkisel tedaviler, merhemler ve ilaç yapımı konularında önemli bilgiler edindi. Bu birikim, onu sadece bir hekim değil, aynı zamanda erken dönem eczacılığın öncülerinden biri haline getirdi.

Bu iki güçlü zihnin yolları ise Roma’da kesişti.

Galen’in gladyatörlerin hekimi olarak çalışmaya başlaması, onun ününü hızla artırdı. Bu başarı, onu imparatorun çevresine taşıdı. Aurelius ve oğlunun sağlığından sorumlu hekim olarak görevlendirildi.

Böylece biri dünyanın en büyük imparatorluklarından birini yönetirken, diğeri insan bedeninin sırlarını çözmeye çalışan iki düşünür aynı çatı altında buluştu.

Her ikisinin de temeli felsefeye dayanıyordu.

Marcus Aurelius, sorgulayıcı düşünceyi devlet yönetimine taşırken; Galen, bu bakışı insan bedenine uyguluyordu. Felsefi altyapı, onları çağdaşlarından ayırdı. Sorguladılar, gözlemlediler, düşündüler. Bu yüzden hem yönetimde hem bilimde iz bırakan işler ortaya koydular.

Galen, tıp ve cerrahi alanında yaptığı çalışmalarla yalnızca kendi dönemini değil, kendisinden sonraki yüzyılları da etkileyen önemli bir bilim insanı oldu. Anatomi ve tedavi yöntemleri üzerine geliştirdiği bilgiler kadar; farmakoloji, polifarmasi ve ilaç hazırlama teknikleri üzerine yaptığı çalışmalar da onu “Eczacılığın Babası” olarak anılır hale getirdi.

Bitkisel drogların formüle edilmesi, ekstraksiyon yöntemleri, ilaçların etki ve doz ilişkilerinin incelenmesi gibi konular üzerine yoğun şekilde çalışan Galen; ilaç yapımında kullanılan hammaddelerin saflığı ve kalitesine de büyük önem verdi.

Aslında eczacılık da tam olarak böyle bir düşünsel zeminde filizlendi. Köklerinde yalnızca teknik bilgi değil; gözlem, felsefe, doğayı anlama çabası ve insanı bütüncül değerlendirme yaklaşımı vardı.

Bu nedenle eczacılık, yalnızca bir “ilaç bilimi” değildir. Aynı zamanda insanın iyilik halini destekleyen bir şifa yolculuğudur. Bugün de eczacılar, çalıştıkları alanlarda sadece ilaç veya ürün sunmazlar; bilgi, güven ve rehberlik de sunarlar. Bazen bir yönlendirme, bazen içten bir destek, bazen de kaygıyı azaltan birkaç cümle…

Fakat günümüzde, pek çok alanda olduğu gibi mesleğimizde de deneyim, güven, rehberlik ve “şifa sanatı” kavramlarının zamanla geri planda kaldığını hissedebiliyoruz. Gelişen teknolojiyle birlikte her şey daha hızlı, daha kolay ve daha çabuk tüketilir hale geldi; ancak buna rağmen insanların gerçek anlamdaki iyilik halini sürdürebilmesi giderek zorlaştı.

Belki de bugünlerde hep hatırımızda tutmamız gereken şey tam olarak budur: İnsana dokunmayı, dinlemeyi, rehberlik etmeyi ve şifayı yalnızca fiziksel değil, çok daha geniş bir anlamda değerlendirebilmeyi hem mesleğimizin hem hayatımızın merkezinde tutabilmek…

Mesleğimizin özündeki değerlerle daha sıkı buluşabildiğimiz; o bütüncül şifa yolculuğunda yürüyebildiğimiz günler olması dileğiyle…

14 Mayıs Eczacılık Günü’müz kutlu olsun.

 



Dosya

Özgür Köşe

Dünyada Eczacılık

Sektörel Bakış

Çepeçevre

Kültür Sanat