Ecz. Şakir Açıkgöz
Yozgat Eczacı Odası Başkanı
SUT’un Sahaya Yansıyan Çarpıcı Yüzü
İyileştirmeye Açık Alanlar ve İnsani Boyut
Yeniden merhaba.
Bildiğiniz üzere bu köşede, Sağlık Uygulama Tebliği'nin (SUT) bilimsel verilerle çeliştiği yönlerini sahadaki örnekleri ve çözüm bekleyen yönleri ile ele almış ve bugüne kadar dört farklı konuyu dikkatlerinize sunmuştuk. SUT'un bilimsel güncellemelerle olan dinamik süreci elbette devam ediyor. Ancak bu defa perspektifimizi biraz daha farklı ve insani bir yöne çevirmek istiyoruz. Bu yazımızda, mevzuatın satır aralarında yer alan, niyet olarak bir düzenleme getirmeyi amaçlasa da sahadaki pratiğe döküldüğünde bazen hastalarımız yönüyle zorlu süreçleri barındıran, bazen biz eczacıları hastalarımızla karşı karşıya getiren ve mesleki pratiğimizi zorlaştıran maddeleri değerlendireceğiz
Amacımız elbette bir eleştiri kültürü yaratmak değildir. Kurumlarımızın genelleyici kurallarının, eczane bankosunda şifa arayan özel hasta gruplarıyla buluştuğunda nasıl istemeden de olsa mağduriyetler yaratabildiğine dikkat çekmektir. İşte bu noktada da sahanın tam kalbinde yer alan eczacı gözünden birazdan detaylandıracağım örneklerde; sistemin işleyişini kolaylaştırmak adına atılan adımların neler olduğunu, neler yapabileceğimizi ve devletin mevzuat ile hastanın anlık çaresizliği arasında kalan eczacılar açısından durumun nasıl hassas süreçlere dönüştüğünü hep birlikte inceleyeceğiz.
1.Özel Gereksinimli Bireylerde Zorlayan Bürokratik Süreçler
Mental Retardasyon ve Kurul Raporu Şartı
Mevzuatın sahada uygulama zorluğu yarattığı hassas noktalardan biri, Hepatit tedavisi gören mental retardasyon (zeka geriliği) hastalarına yönelik SUT [4.2.13.1.4 (2)] düzenlemesidir. İlgili tebliğ; zeka geriliği olan hastalarda karaciğer biyopsisi yapılmasına gerek olmadığını belirterek aslında hastayı koruyan bir istisna getirmektedir. Ancak aynı maddenin devamında, hastanın biyopsiye uyum sağlayamayacak düzeyde olduğunu psikiyatri uzman hekimlerince düzenlenecek sağlık kurulu raporu ile belgelendirme şartı koşulmaktadır.
Kâğıt üzerinde bir prosedür tamamlama adımı gibi duran bu şart, pratikte bu özel gereksinimli hastalarımız ve aileleri için oldukça yıpratıcı bir sürece dönüşebilmektedir. Mental retardasyon teşhisi almış bireylerin rutin hastane ziyaretleri bile çoğu zaman adaptasyon sorunları nedeniyle büyük zorluklar barındırırken; onları çoklu hekim değerlendirmesi gerektiren sağlık kurulu süreçlerine dahil etmek, hastanın ve halihazırda yorgun olan ailenin yükünü artırmaktadır. Doğası gereği kalıcı bir durum olan mental retardasyon için bu istisnanın, ek bir kurul raporu külfeti olmaksızın daha sade bir belgelendirme ile sağlanması, hem sağlık sisteminin iş yükünü hafifletecek hem de hastalarımızın tedaviye erişimini çok daha insani bir zemine taşıyacaktır.
2. Serebral Palsi ve Enteral Beslenme Kriterleri
Erken Müdahalenin Önemi ve Mevzuat Uyumu
SUT işleyişinde klinik gereksinimler ile geri ödeme kriterleri arasındaki uyumun tam olarak sağlanamadığını gözlemlediğimiz bir diğer alan ise, nörolojik fonksiyon kaybı yaşayan (özellikle Serebral Palsi) çocuk hastalarımızın enteral beslenme ürünlerine erişim koşullarıdır.
SUT mevzuatı; kanser, yanık, PEG gibi gibi bazı özel durumlarda çocuk hastalar için malnütrisyon (yetersiz beslenme) şartı aramazken, nörolojik hastalıklarda bu muafiyeti sağlamamaktadır. Bu durum pratikte, yutma yetisini büyük ölçüde kaybetmiş bir çocuğun besin desteği alabilmesi için sayısal verilerle kanıtlanmış bir "malnütrisyon" tablosuna girmesinin beklenmesi anlamına gelmektedir.
Bu durumun sahaya yansımasını yakın zamanda karşılaştığımız bir vaka üzerinden somutlaştırmak daha açıklayıcı olacaktır: 4 yaşında, Serebral Palsi tanılı ve belirgin yutma güçlüğü (disfaji) olan bir çocuk hastamızın, günlük kalori ihtiyacının ancak %55'ini karşılayabildiği ve son bir ayda ciddi kas ve kilo kaybı yaşadığı tespit edilmiştir (Mevcut ağırlığı -1.5 SD civarında). Uluslararası ESPEN kılavuzları, bu klinik tabloda koruyucu sağlık hizmetleri kapsamında acilen enteral beslenmeye geçilmesini önermektedir. Ancak hastamızın kilosu henüz SUT’un belirlediği "-2 SD" sınırına ulaşmadığı için geri ödeme onayı alınamamıştır.
Hekimlerimizin klinik gözlemi ve uluslararası rehberler "erken müdahale" derken, sistemin sadece yaşa göre ağırlık parametresini baz alması, koruyucu sağlık yaklaşımıyla çelişebilmektedir. Bir eczacı olarak, gözümüzün önünde kilo kaybeden bir hastanın ailesine bu kısıtlamayı açıklamak mesleki olarak bizleri oldukça zorlamaktadır. Beklentimiz; tasarruf ve kontrol mekanizmalarının, hastanın klinik tablosunu bütüncül olarak değerlendiren hekim inisiyatifleriyle daha uyumlu hale getirilmesidir.
3. Bevacizumab ve OKT Kriterleri
Göz Tedavilerinde Sorumluluk Sınırları ve Süreç Takibi
SUT'un işleyişinde hekimin klinik takip alanı ile eczacının sorumluluk sınırlarının zaman zaman iç içe geçtiği ve sahada uygulama zorlukları yarattığı alanlardan biri de göz hastalıkları tedavileridir. Mevzuatın 4.2.33.A (2) maddesi, bevacizumab etkin maddeli ilaçla tedaviye yeterli yanıt alınamaması durumunda, tedavinin değiştirilebilmesi için "uygulama tarihinden 4 veya 12 hafta sonra OKT (Optik Koherens Tomografi) görüntüsünün eklenerek dokümante edilmesini" zorunlu kılmaktadır.
Modern tıpta, özellikle retina hastalıklarının yönetiminde klinik rehberler hastaya özgü, esnek takip ve tedavi aralıkları önerebilmektedir. Ancak bizi mesleki olarak asıl zorlayan husus, bu spesifik takvimin işleyişinden eczacının sorumlu tutulmasıdır.
Eczacının temel görevi; ilacın hastaya doğru anlatılması, ürünün stabilitesinin korunması ve güvenli bir şekilde ulaştırılmasını sağlamaktır. Farz edelim ki hastanın OKT çekimi; hastane randevu sistemindeki yoğunluk, hekimin o anki klinik kararı veya hastanın kuruma erişimindeki bir aksaklık nedeniyle SUT’un belirlediği o dar tarih aralığında yapılamadı. Tedaviyi hekimin takip ettiği, işlemin hastanede gerçekleştiği bir denklemde, aksayan bir OKT belgesi yüzünden eczacının maddi olarak sorumlu tutulması hakkaniyetli bir uygulama olmamaktadır. Beklentimiz; hastane içindeki klinik işleyişin ve randevu takviminin eczacının kontrol alanı dışında olduğu göz önüne alınarak, bu tür gecikmelerden doğan idari sorumlulukların eczacıya yansıtılmaması ve sorumluluk sınırlarının daha net çizilmesidir.
4. Endikasyon Dışı Raporlar Sorunu
Kurumlar Arası Değerlendirme Farklılıkları ve Veri Girişi Aksaklıkları
Sahada karşılaştığımız ve sağlık otoritelerimizden koordinasyon beklediğimiz bir diğer husus, Endikasyon Dışı İlaç Kullanım Raporlarındaki işleyiştir.
SUT’un 4.1.4 (4) maddesi, onaylanmış endikasyon ve SUT koşulları dışındaki kullanımların Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumu (TİTCK) onayı ile mümkün olabileceğini belirtmektedir. (Bu madde bir çok alt satırdan oluşuyor olup endikasyon dışı ile ilgili tüm soruların cevabını niteliğindedir.) TİTCK; hekim tarafından iletilen klinik verileri inceleyerek, bilimsel bir perspektifle hastanın tedavisi için bu onayı vermektedir. Ancak uygulamada, TİTCK'nın bilimsel süzgecinden geçmiş ve uygun bulunmuş bazı tedavilerin, geri ödeme kurumu tarafından SUT kurallarını aşma girişimi olarak değerlendirilip reddedilebildiğine şahit oluyoruz. Devletimizin iki değerli kurumu arasındaki bu değerlendirme farklılığı, hastanın ilaca erişimini zorlaştırırken eczacıyı da süreçte ne yazık ki arada bırakmaktadır.
Sürecin sahaya yansıyan bir diğer zorlayıcı kısmı ise hastane otomasyon sistemlerine dayalı veri giriş (sekreterya) hatalarıdır. Hastanede raporun Medula sistemine işlenmesi sırasında sehven yapılabilen harf, tarih, doz, etken madde kod veya form hataları, eczane geri ödeme süreçlerinde doğrudan kesinti sebebi olabilmektedir.
Tüm farmakolojik bilgisiyle hastasına şifa sunmak için tezgâhın arkasında duran eczacının asli rolü sağlık danışmanlığıdır. Hastane kaynaklı veri giriş hatalarının kontrolünün eczaneye bir operasyonel risk olarak yansıması, mesleki enerjimizi gereksiz yere tüketmektedir. Temennimiz; dijital entegrasyonların artırılarak bu tür matbu hataların sistemsel olarak kaynağında çözülmesi ve eczacının bu süreçteki maddi risklerinin ortadan kaldırılarak kendi mesleki pratiğine odaklanmasının önünün açılmasıdır. Bu noktada kurumlardan tek beklentimiz tam entegrasyonun bir an önce sağlanarak bu konuyu kökten çözüme kavuşturmaktır.
5. Eczacılık Sanatının Geleceği ve Majistral Tarife
Kurum Bakışı ve Mesleki Değerlerimiz
Dünya genelinde yaşanan ekonomik değişimler, enflasyonist süreçler ve küresel dinamikler göz önüne alındığında; bir ürün veya hizmetin maliyet dengesinin uzun yıllar boyunca sabit kalması, iktisadi gerçeklerle ve sürdürülebilirlik ilkesiyle çelişmektedir. Her sektörde olduğu gibi sağlık sektöründe de sunulan hizmetlerin ve ürünlerin bedelleri, değişen yaşam koşullarına göre belirli periyotlarla güncellenmektedir. (2024 yılının Ekim ayından, 2025 yılının Kasım ayına kadar geçen 13 aylık sürede ilaç fiyatlarınının da değişmemesi de sektörümüz için oldukça istisnai bir dönemi temsil etmektedir.) Ancak bu güncelleme ihtiyacının en belirgin hissedildiği alan ise eczacının el emeği ve mesleki bilgisi ile hayat bulan majistral ilaçlardır.
SUT ve Medula sistemi üzerinden sağlanan majistral ilaç geri ödemelerinde 2014 yılından bu yana devam eden 500 TL’lik üst sınır, (lütfen buraya özellikle dikkatinizi çekmek istiyorum ve kesinlikle yanlış bir tarih yazmadım. 2014 yılından günümüze kadar geçen süreç tam 12 yıl) günümüzün artan hammadde, ambalaj ve işletme maliyetleri karşısında ne yazık ki yetersiz kalmaktadır. Majistral ilaç hazırlamak, sadece birkaç maddeyi karıştırmak değil; eczacılık mesleğinin tarihsel özü, kişiye özel tedavi sunan en hassas sanatıdır.
Sağlık otoritemiz tarafından bir mesleki sanat uygulaması olarak teşvik edilmesi gereken bu kadim geleneğimiz, uzun süredir güncellenmeyen bu limitler nedeniyle uygulama alanında ciddi bir setle karşılaşmaktadır. Bugün laboratuvarına girip bu değerli sanatı icra etmeye devam eden meslektaşlarımızın sayısındaki azalma, mesleki mirasımız açısından üzüntü vericidir. Beklentimiz; medulada ki majistral tarifesinin ekonomik gerçeklerine uygun şekilde revize edilerek, bu kişiselleştirilmiş tedavi yönteminin desteklenmesi ve mesleğimizin bu önemli parçasının korunmasıdır.
Not: Majistral gibi hassas konumuz varken enjektör konusuna girmek dahi istemedim. Diğer yazılar da o konudan ayrıca bahsederiz.
6. Enteral Beslenme Ürünlerindeki Ürün Adı Sorunsalı
21.Yüzyıl vs Ürün Adı Kontrolü
Ve karşımızda yine Enteral Beslenme Ürünleri. Sahada operasyonel anlamda en çok enerji tüketen konulardan biri de enteral beslenme ürünlerine ilişkin süreçler olduğunu her fırsatta dile getiriyoruz. Buradaki temel sorun ise, tıbbi bir gereklilik tartışmasından ziyade; SUT metninin esnek olmayan yapısı içerisinde, tamamen sehven yapılan veri girişi (sekreterya) hatalarının eczacı üzerinde yarattığı büyük maddi sorumluluklardır.
SUT’un ilgili maddesi; raporlarda ürünün tam adı, kalori miktarı, ICD-10 kodları, hastanın boy ve kilo verileri gibi detayların eksiksiz yer almasını şart koşmaktadır. Burada ürünün tam adı kısmına dikkatinizi çekmek istiyorum. Yıllardır bu mevzuatla iç içe olan biri olarak ifade etmeliyim ki; ürün isimlerindeki tanımlama eksiklikleri nedeniyle yaşanan kesintiler, hem kamu kaynaklarının verimli yönetimi hem de eczacı emeğinin korunması açısından yeniden değerlendirilmeye muhtaçtır. Çok acildir ve bir an önce müdahale edilmesi gereken bir konudur.
Aslında bu sorunun çözümü, teknolojinin imkanlarıyla oldukça basit ve ulaşılabilirdir. Tıpkı ilaçlarda olduğu gibi, her enteral beslenme ürünleri için de Medula sistemine ‘’SGK Etken Madde Kodu" tanımlanması, bu karmaşık süreci tek bir hamlede standardize edecektir. Dünya sağlık literatürü enteral beslenmede kişiselleştirilmiş nano-teknolojik formülasyonları konuşurken; bizim halen ürün isimlerindeki "multi", "fiber", "1.0" gibi eklerin veya eski/yeni ambalaj barkodlarının yarattığı bürokratik engellerle uğraşmamız, enerjimizi asıl odaklanmamız gereken klinik süreçlerden uzaklaştırmaktadır. Temennimiz; SGK tarafından yapılacak son derece basit bir sistem entegrasyonuyla bu hataların kaynağında engellenmesi ve bu sayede hem kamu otoritesinin hem de eczacının üzerindeki bu gereksiz ve akıl almayan yükün hafifletilmesidir.
7. Gebelikte Düşük Molekül Ağırlıklı Heparin (DMAH) Kullanımı
Anne ve Bebek Sağlığında Geri Ödeme Politikaları
Sahada hassasiyetle yaklaştığımız ve sağlık politikalarımızın genel hedefleriyle çok daha uyumlu hale getirilebileceğini düşündüğümüz bir diğer konu, gebelikte Düşük Molekül Ağırlıklı Heparin (DMAH) kullanım şartlarıdır. Mevcut SUT uygulamalarında, gebelik sürecindeki hayati riskleri minimize etmek amacıyla reçete edilen bu ilaçların 20.00 rapor kodu ve ilgili ICD-10 kodu ile düzenlenmesi, gebelik yaşayan hastalarımız açısından bir katılım payı yükümlülüğü doğurmaktadır.
Anne ve bebek sağlığının korunması gibi yüksek risk ve hassasiyet barındıran bir süreçte, çok önemli bir koruyucu tedavinin katılım payına tabi olması, hastalarımızın tedaviye erişiminde zaman zaman ekonomik engeller yaratabilmektedir. Üstelik ülkemizin demografik hedefleri doğrultusunda nüfus artış hızının ve anne-çocuk sağlığının, devletimizin en üst kademelerinde öncelikli bir politika olarak benimsendiği bu dönemde; mevcut gebeliklerin sağlıklı ilerlemesini destekleyecek tedavilerin ekonomik olarak tamamen güvence altına alınması, genel sağlık stratejilerimizle çok daha uyumlu bir adım olacaktır.
Biz eczacılar, tezgâhın arkasında bu durumun sahadaki yansımalarını bizzat gözlemlemekteyiz. Anne adaylarının, ortaya çıkan katılım payları nedeniyle kendileri ve doğacak bebekleri için kritik önem taşıyan bu tedaviyi erteleme veya maddi zorluklarla karşılama riskiyle yüz yüze kalması, klinik açıdan olduğu kadar insani açıdan da bizleri düşündürmekte ve ciddi anlamda üzmektedir. Aslında burada farklı bir sorun da ortaya çıkmaktadır. Gebelik teşhisi olmasına rağmen sadece endikasyon uyumu ile rapor çıktığında katılım payı ödememesi için Hekimlerimiz tarafından farklı teşhisler konulabilmektedir. Bu hekimin hastasını korumak için yapmış olduğu en doğal harekettir. Saygıyla karşılıyoruz. Fakat bu noktada ülkemizin sağlık istatistikleri olmayan bir hastalığın veya gerçekten olupta olmaması gerekiyormuş gibi görülen hastalık kodları ile dolup taşmaktadır. Bunu önümüzdeki süreçte hastalarımızın sağlık politikalarını geliştirirken önümüze çıkacak bir handikap olarak görmekteyiz. Temennimiz, anne-bebek sağlığını merkeze alan bu tür spesifik koruyucu tedavilerde muafiyet kapsamının gözden geçirilerek, vatandaşlarımızın ilaca erişiminin kolaylaştırılmasıdır.
8. Vefat Eden Hastaların Reçete İadeleri
Sistemsel Çözüm Bekleyen Bir Süreç
TEB ile SGK arasında yürürlükte olan İlaç Temin Protokolü (Madde 3.3) gereğince; reçetelerde veya ek belgelerde tespit edilen eksikliklerin düzeltilmesi amacıyla evraklar Kurum tarafından eczaneye iade edilmektedir. Bu madde, olağan işleyiş içerisinde sistemin sağlıklı yürümesi adına son derece mantıklı ve gereklidir. Ancak sürecin, vefat eden hastalarımızın iade edilen reçeteleri özelinde, fiiliyatla uyuşmayan ve sistemsel bir çözüme kavuşturulması gereken idari bir boyutu bulunmaktadır.
Bilindiği üzere, bir vatandaşımız vefat ettiğinde resmi kurumlardaki işlem yetkileri hukuken dondurulmaktadır. Vefat sonrasında Kurum tarafından eczaneye gönderilen iade evraklarındaki bir eksikliği gidermek üzere sisteme giriş yapmak veya hekimlerimizden geriye dönük bir düzeltme talep etmek, hem yasal hem de fiili olarak mümkün olmamaktadır. Eczacının ilgili hastanın tedavi geçmişini dahi sorgulaması ölen bir kişinin bilgilerini sorgulamak anlamına gelmektedir ki bu ciddi bir suç teşkil etmektedir. Bu sebeple hekimlerimiz de, vefat etmiş bir hastanın kaydı üzerinde haklı ve hukuki gerekçelerle yeni bir işlem tesis edememekte veya etmek istememektedir. Nasıl ki Sosyal Güvenlik Kurumu mevzuatında ölen bir hastaya reçete kaydı önemli bir suç teşkil ediyorsa yine vefat eden bir hastanın kayıtları üzerinden bilgi akışı sağlamak bu noktada açıklanamaz bir durumdur.
İşlem yapılması fiilen imkânsız olan bu tabloda, düzeltilemeyen evrakların idari ve maddi sorumluluğunun eczacının üzerinde kalması, meslektaşlarımız açısından aşılması güç bir tıkanıklık yaratmaktadır. İstenmeyen bu durum, bir kural ihlalinden ziyade, mevzuat ile sahadaki pratik işleyişin örtüşmemesinden kaynaklanmaktadır. Bu noktadaki çözüm önerimiz; hastanın vefat durumunun dijital sistemler (Medula/Nüfus entegrasyonu) tarafından otomatik olarak algılanarak, eczacının veya hekimin müdahalesine gerek kalmaksızın reçete inceleme süreçlerinin mücbir sebep kapsamında idari olarak neticelendirilmesidir.
Yine bu noktada karşımıza çıkan çok önemli farklı bir sorun daha vardır. Eğer vefat eden hasta kuruma bağlı emekli bir kişi ise katılım payları eczacıya bazı durumlarda tahsil edilememektedir. Neden peki? Bu sorunun cevabını ve mantığını hiçbir zaman anlayabilmiş değiliz. Ölüm hayatın doğal bir akışıdır. Tıpkı ölümden önceki hayatında yaşadığı gibi. Bu süreçte bir meslek grubunun bir bedel ödüyor zorunda kalması, dünya üzerinde var olan hangi hukuksal norma sığdırılabilir, hangi gerekçelerle açıklanabilir veya hangi haklı gerekçelerle savunulabilir bu durumu takdirinize bırakıyorum.
9. Biyolojik Ajanlarda Geçmiş Tedavi İspatı
Klinik Değerlendirme ve Dijital Kayıt Uyumsuzluğu
Sahada hasta mağduriyetlerini önlemek adına iyileştirilmesine ihtiyaç duyulan bir diğer alan, TNF inhibitörleri veya biyolojik ajanların geri ödeme koşullarındaki geçmiş kullanım teyidi sürecidir. Kurum uygulamalarında, bazı ajanların (örneğin Adalimumab veya Sertolizumab) metotreksat gibi ilaçlarla önceden veya eşzamanlı kullanılmış olması şartı aranabilmektedir.
Bu durum klinik bir hassasiyetin gereği olmakla birlikte, geçmiş kullanımın doğrulanması aşamasında sadece Medula sistemindeki dijital kayıtların yegâne kanıt sayılması, sahadaki olağan akışla zaman zaman çelişmektedir. Örneğin; hastanın geçmiş tedavisini kendi imkanlarıyla karşılamış olması veya tedavisine yurtdışında başlamış olup ülkemizde devam etmek istemesi gibi durumlarda, dijital sistemde görünmeyen ama fiilen gerçekleşmiş olan bu tedavi süreçleri onay mekanizmalarına takılabilmektedir.
Evrensel tıp pratiğinde ve hasta takibinde esas olan, tedaviyi yürüten uzman hekimin detaylı anamnez sonrası oluşturduğu klinik beyandır. Hekimin resmi raporunda hastanın ilgili ilacı daha önce kullandığını belirtmesi, tedavinin sürekliliği açısından yeterli bir referans kabul edilmelidir. Dijital kayıt sistemlerinin hekimin klinik kararıyla entegre ve onu destekleyici bir araç olarak konumlandırılması, hem hekim-hasta güven ilişkisini koruyacak hem eczacının bu süreçte mali olarak yıpranmasına engel olacak hem de hastalarımızın kesintisiz tedaviye erişimini kolaylaştıracaktır.
10. Reçetem" ve Hastane Yazılımları Uyumsuzluğu
Kontrole Tabi İlaçlarda Entegrasyon Eksiklikleri
Doğrudan bir SUT maddesine tabi olmamakla birlikte, sahadaki işleyişimizi zorlayan ve kontrole tabi ilaçların yönetimindeki hassasiyetimizi doğrudan etkileyen bir diğer husus, hastane otomasyon sistemleri ile Sağlık Bakanlığı'nın Reçetem sistemi (Eski adıyla Renkli Reçete Sistemi yani RRS) arasındaki entegrasyon aksaklıklarıdır.
Narkotik ve psikotrop ilaçlar gibi farmakolojik takibi, toksikolojik profili ve klinik yönetimi son derece kritik olan bu gruplarda yasal çerçeve çok nettir. Renkli reçeteye tabi ilaçların klinik suistimallerinin önlenmesi ve izlenebilirliğin tam olarak sağlanması adına Reçetem sistemiyle entegre yazılması önemli bir yasal gerekliliktir. Ancak uygulamada, bazı hastane paket programlarının bu entegrasyonu sağlayamayarak Reçetem numarası olmaksızın sadece E-Reçete numarası üretmesi, eczane pratiğinde ciddi tıkanıklıklara yol açmaktadır.
Bu durum, yasal yükümlülükleri gereği ilacı bu haliyle karşılayamayan eczacı ile tedaviye belki de acil ihtiyaç duyan hastayı karşı karşıya bırakmaktadır. Bizlerin müdahale alanı dışında gelişen yazılım kaynaklı bu idari uyumsuzlukların sahada yarattığı iletişim krizlerinin eczacıya yansıması, mesleki süreçlerimizi yıpratmakta ve eczacının hastalar nezdindeki güvenilirliğini zedelemektedir. Bu özel ilaç grubunun izlenebilirliğindeki otomasyon zafiyetlerinin, idare ve yazılım sağlayıcıları tarafından ivedilikle giderilmesi hem halk sağlığı hem de mesleki güvenliğimiz açısından oldukça önem teşkil etmektedir. Yarın bir gün eczanelerde oluşacak bir adli vaka belki de geri dönüşü mümkün olmayan hasarlar bırakabilecektir.
Sonuç olarak; Buraya kadar sıraladığımız başlıklar, eczacılık mesleğinin sahada deneyimlediği operasyonel ve mevzuatsal uygulama zorluklarının bir özetidir. En başta da belirttiğim üzere amacımız sadece sorunları listelemek değil; sistemin işleyişini kolaylaştırmak amacıyla konulan kuralların, sahadaki insani ve pratik gerçeklikle uyuşmadığında nasıl yeni mağduriyetler yaratabildiğine dikkat çekmektir.
Biz eczacılar olarak her zaman bahsettiğimiz çok temel bir konu vardır. Bu da;
Hasta var, teşhis var, hekim var, ilaç var, ve hasta bu tedavi kapsamında tüm ilaçlarını almış kullanmış ve tedavisine devam etmiş ise burada sistemin tüm yükünü Eczacı üzerine kurgulamaktan vazgeçmesi gerekmektedir.
Eczacı sağlık danışmanıdır, evrak kontrol memuru değildir.
Eczacı sağlık danışmanıdır, rapor kontrol memuru değildir.
Eczacı sağlık danışmanıdır, hekimlerin uyguladığı tedavilerin kontrol personeli değildir.
Eczacı bir sağlık danışmanıdır, devletin kurumları arasındaki sorunların denetleyicisi değildir.
Eczacı bir sağlık danışmanıdır, hastaların geçmiş tedavi denetleyicisi değildir.
Yani kısaca; Hastanın sağlık hizmetine erişimi ile mevzuatın bürokratik sınırları arasında köprü kurmaya çalışan, zaman zaman kendi dışındaki hataların (veri girişi eksiklikleri, yazılım uyumsuzlukları) idari sorumluluğunu üstlenmek durumunda kalan ve köklü bir mesleki sanat olan majistral geleneğini yaşatmaya çabalayan sağlık profesyonelleri eczacılardır.
Bizler, bankonun arkasında sadece ilaç tedarik eden bireyler değil; empati kuran, kamu kaynaklarını gözeten ve halk sağlığını savunan sistemin en hayati çözüm ortaklarıyız. Eczacı bu bağlamda meslek hayatının hiçbir döneminde elini taşın altına koymaktan çekinmemiştir.
Temennimiz; sağlık otoritemizin, kural koyucu süreçlerde sahanın gerçeklerini ve eczacının klinik danışmanlık rolünü daha fazla merkeze almasıdır. Sorunları eczacının operasyonel yükü halinde sahaya yansıtmak yerine, dijital entegrasyonlar ve ortak akılla kaynağında çözen rasyonel adımların atılması; hem mesleğimizin saygınlığını koruyacak hem de toplumumuzun nitelikli sağlık hizmetine erişimini çok daha sürdürülebilir kılacaktır.
Saygılarımla.