Ecz. Neşe Köysüren
Kitapseverler, çok sevdikleri bir romanın filme uyarlandığını, sahneye taşındığını ya da diziye dönüştürüldüğünü duyduklarında içlerinde hafif bir sızı hissederler. Bu duygu, endişeyle heyecanın iç içe geçtiği bir bekleyiştir. Bir yandan okurken hayal ettikleri evrenin nasıl hayat bulacağını merak ederken, diğer yandan zihinlerinde kurdukları dünyanın bozulmasından korkarlar. İşte bu nedenle edebiyat uyarlamaları hem okurlar hem de sinema ve tiyatro dünyası için her zaman büyük bir merak ve heyecan yaratır.
Ancak temmuz ayında sinemalarda gösterime giren yönetmen Christopher Nolan'ın son filmi Odyssey, heyecan yaratmanın çok ötesine geçerek adeta bir fırtına yarattı. Homeros'un Antik Yunan destanı Odysseia'dan uyarlanan film; çekim teknikleri, senaryosu ve oyuncu performanslarıyla bir yandan büyük övgüler toplarken diğer yandan da yoğun tartışmalara neden oldu. Tüm bu ilginin karşılığını gişede de alan yapım, açılış hafta sonunda dünya genelinde 264 milyon dolar hasılat elde etmeyi başardı.
Aslında Odysseia, dünyanın en bilinen destanlarından biri. Hikâye, MÖ 12. yüzyılda, bugün Türkiye sınırları içinde gerçekleştiği kabul edilen Truva Savaşı'nın ardından başlıyor ve İthaka Kralı Odysseus'un on yıl süren zorlu eve dönüş yolculuğunu anlatıyor. Odysseus, aynı zamanda Truva'nın düşmesini sağlayan ve tarihin en ünlü savaş hilelerinden biri olarak kabul edilen Truva Atı planının da mimarı.
Film, Odysseus'un eve dönüş serüvenini merkeze alırken, geçmişe dönen sahneleriyle Truva Savaşına da göz atıyor. Elbette söz konusu Christopher Nolan olunca, hikâyenin doğrusal bir zaman akışıyla anlatılmasını beklemek pek mümkün değil.
Christopher Nolan, genel hatlarıyla destana sadık kalsa da karakterlerin kişisel dönüşümlerinde ve bazı toplumsal mesajlarda kendi yorumunu katmış. Beni en çok etkileyen bölümlerden biri sirenler sahnesi oldu. Destanın unutulmaz bölümlerinden biri olan sirenler, büyüleyici şarkılarıyla denizcileri kendilerine çeker; onların çağrısına kapılanlar ise kaçınılmaz sonlarına sürüklenir. Bu tehlikeden korunmak için denizcilerin kulakları balmumuyla kapatılır, Odysseus ise sirenlerin sesini duymak ister ve sese kapılıp gitmemek için kendisini geminin direğine bağlatır.
Filmde bizler de, tıpkı gemideki denizciler gibi sirenlerin sesini hiç duymuyor; yalnızca onları duyan Odysseus'un yüzündeki değişimi ve verdiği tepkiyi izliyoruz. Odysseus’a sirenlerin ne söylediği sorulduğunda verdiği yanıt ise filmin en güçlü felsefi ve psikolojik açılımlarından birini oluşturuyor:
“O ses, bir gün olmasını istediğin her şeyi, ruhunun özlem duyduğu ve arzuladığı her şeyi somutlaştırıyordu. Sana, en çok istediğin şeyin aslında en çok sahip olamayacağın şey olduğunu söylüyordu. Ve en çok sahip olamayacağın şey, zaten bir zamanlar sahip olduğun ve kaybettiğin şeydi. Bu, yerine getiremediğim tüm vaatlerin ezgilerini bir araya getiren bir ilahiydi. Ve bana aslında gerçekten eve dönmek istemediğimi söylüyordu.”
Son dönemin en çok konuşulan edebiyat uyarlamalarından biri de Chloé Zhao imzalı Hamnet oldu. O'Farrell'in 2020 yılında yayımlanan, kırktan fazla dile çevrilen ve milyonlarca okura ulaşan aynı adlı romanından uyarlanan film, ödül sezonunun da öne çıkan yapımları arasında yer aldı. 83. Altın Küre Ödülleri'nde En İyi Dram Filmi, 98. Akademi Ödülleri'nde En İyi Kadın Oyuncu (Jessie Buckley) ve 79. BAFTA Ödülleri'nde Olağanüstü İngiliz Filmi ödüllerini kazandı.
Film, 1590'ların İngiltere'sinde William Shakespeare'in Hamlet oyununu yazmasına ilham verdiği varsayılan süreci merkeze alıyor. Tarihsel olarak kanıtlanmış bir anlatı olmasa da, Shakespeare ile eşi Agnes'in on bir yaşındaki oğulları Hamnet'in ölümü sonrası yaşadıkları derin yasa ve ardından Hamlet'in doğuşuna değiniyor.
Başrollerde Agnes'i canlandıran Jessie Buckley ile William Shakespeare rolündeki Paul Mescal, etkileyici performanslarıyla takdir topladı. Özellikle Agnes’in doğayla kurduğu güçlü bağ, şifacılığı ve bu nedenle çevresi tarafından "cadı" olarak görülmesi filmin çarpıcı yönlerinden birini oluşturuyor. Filmin görsel dünyası da anlatının ayrılmaz bir parçası. Seyir keyfi vermesinin yanı sıra doğa, karakterlerin iç dünyasını yansıtan güçlü bir metafora dönüşüyor. Zhao, doğayı yası ve dönüşümü aktarmak için kullanıyor. Sonuçta kayıp, aile, sanat temaları etrafında oldukça dokunaklı bir film ortaya çıkıyor.
“Rüyalarına dikkat etmelisin, Agnes. Onlar her zaman sana yol gösterecekler.”
Son dönemde ayrıca
- Albert Camus'nün 1942 tarihli ünlü Yabancı romanı yönetmen François Ozon tarafından sinemaya uyarlandı. Romanda öldürülen arap mahkemede sadece bir ‘Arap’ diye geçiyordu. Yönetmen filminde kendi dokunuşuyla Arap’a mezar taşında görülen bir isim koyuyor.
- Andy Weir’ın Project Hail Mary kitabı Phil Lord ve Christopher Miller yönetmenliğinde uyarlandı. Filmde Ryan Gosling, insanlığı kurtarmak için uzay görevine çıkan bir fen bilgisi öğretmenini canlandırıyor.
- Charles Dickens’ın klasikleşmiş Noel hikâyesi Bir Yılbaşı Şarkısı, yeni bir uyarlamayla kasım ayında vizyona girecek. Ebenezer Bir Noel Şarkısı filminde Ebenezer Scrooge’u Johnny Depp canlandırıyor.
- Emily Brontë'nin 1847 tarihli Uğultulu Tepeler romanından uyarlanan film yönetmen Emerald Fennell tarafından uyarlandı. Başrollerini Margot Robbie ve Jacob Elordi paylaşmaktadır.
Edebiyatın yalnızca sinemada değil, dijital platformlarda ve tiyatro sahnesinde de uyarlamaları gündemde.
Orhan Pamuk'un Masumiyet Müzesi romanı, dokuz bölümlük bir dizi olarak karşımıza çıktı. 1970'li ve 1980'li yılların İstanbul'unda geçen Kemal'in Füsun'a duyduğu saplantılı aşkı ve tutkulu bir ilişkiyi anlatıyor. Romanın atmosferine ve olay örgüsüne büyük ölçüde sadık kalan dizi oldukça olumlu tepkiler aldı.
William Golding'in 1954 tarihli kült romanı Sineklerin Tanrısı, Adolescence dizisinin yaratıcısı Jack Thorne tarafından dört bölümlük bir mini diziye uyarlandı ve Şubat 2026'da yayımlandı. Bir uçak kazasının ardından düştükleri ıssız bir adada hayatta kalmaya çalışan bir grup çocuğun, şiddete ve güç mücadelesine sürüklenmesini anlatan dizi, romanın psikolojik gerilimini koruyor. Her bölüm, hikâyenin ana karakterlerinden birinin adını taşıyor: Ralph, Piggy, Simon ve Jack.
Kitapları tiyatro sahnelerinde de sıkça görüyoruz.
Latife Tekin'in Sevgili Arsız Ölüm romanı, Dirmit karakterinin gözünden izlediğimiz tek kişilik bir oyun olarak sahneleniyor: Sevgili Arsız Ölüm – Dirmit. Oyun Nezaket Erden’in yüksek lisans bitirme projesi olarak doğmuş. Erden tek kişilik muhteşem performansıyla romanın tüm karakterlerini ve atmosferini sahnede yaşatıyor. Oyun bittiğinde izleyici, Dirmit'in dünyasından hem gülümseyerek hem de boğazında düğümlenen bir hüzünle ayrılıyor; geriye ise uzun süre yankılanan bir "Ah Dirmit..." duygusu kalıyor..
Benzer şekilde Aylin Balboa'nın Bu Hikâye Senden Uzun Osman adlı kitabı da tek kişilik bir tiyatro oyununa uyarlandı. Şenay Gürler'in sahnelediği oyun, uzun süreli bir ilişkisi biten bir kadının içsel dönüşümünü konu alıyor. Anlatı, ayrılık sonrası Osman'a yazılan mektuplar üzerinden ilerliyor.
Peki siz hangi edebiyat uyarlamasını unutamıyorsunuz?
Önerilerinizi ve görüşlerinizi bizimle paylaşmayı unutmayın. Belki bir sonraki yazımızın ilhamı sizin tavsiyeniz olur.