Ecz. Şakir Açıkgöz
Yozgat Eczacı Odası Başkanı
2. BÖLÜM
Yasal Acılarımızın Giderek Evcilleşmesi - 2
Değerli Meslektaşlarım;
"Yasal Acılarımızın Giderek Evcilleşmesi" başlığıyla yola çıktığımız dört bölümlük yazı dizimizin ilkini yayımladıktan sonra, sizlerden gelen destekleyici geri dönüşler, mesleki dayanışmamızın ve sorunlara ortak bakış açımızın ne kadar kıymetli olduğunu bir kez daha gösterdi. Bu sese ses katan tüm meslektaşlarıma yürekten teşekkür ediyorum.
Daha önce de altını çizdiğim gibi; bu satırları kaleme alırken amacımız asla kurumlarımızı yıpratmak veya eleştiri uğruna çözümsüzlük üretmek değildir. Asıl gayemiz; hastasına kesintisiz şifa sunmaya odaklanmış bir meslek grubunun sahada karşılaştığı bürokratik labirentleri görünür kılmak; bu süreçleri şeffaflık, ortak akıl ve Kurumlarımızla el ele vererek, hepimizin faydasına olacak daha akıcı ve sağlıklı bir işleyişe kavuşturmaktır.
Hepimiz biliyoruz ki önümüzde mesleğimizin geleceği için son derece kıymetli olan protokol revizyon görüşmeleri var. Tam da bu süreç yaklaşırken; masada ortak, güçlü ve yapıcı bir dille yer alabilmek, doğru çözümler üretebilmek adına sahadaki gerçeği eksiksiz teşhis etmemiz gerektiğine inanıyorum.
İşte bu inançla bugün sizlerle; devletimizin kendi verisini eczacıya tasdikletme süreçlerinden SUT metinlerindeki noktalama işaretlerinin yarattığı muammalara, Medula'nın öngörülemez risklerinden yaş kriteri çelişkilerine kadar, sahada hepimizi yoran ve hakkaniyetli bir yaklaşımla çözülmesini beklediğimiz 5 farklı konuyu masaya yatırıyoruz.
1. Sistemdeki Öngörülemez Risk
Ödenmeyen Raporlar Medula'da Neden Aktif Tutuluyor?
Sahada her gün yüzleştiğimiz ve hakkaniyet ölçülerini zorlayan bir diğer sistemsel sorun ise; SUT kriterlerini tam olarak karşılamayan sağlık raporlarının Medula sistemindeki varlığını sürdürmesidir. Hastalarımızın tedavi süreçlerinde, hekimlerimiz tarafından düzenlenen ancak eksik tahlil, tetkik veya bilgi içeren raporların eczanelerimizden geriye dönük kesinti olarak döndüğüne sayısız kez şahit olmaktayız.
Şunu peşinen ve büyük bir anlayışla kabul ediyoruz. Yaklaşık 86 milyonluk devasa bir nüfusa hizmet veren, günde milyonlarca verinin aktığı bir sağlık sisteminde; rapor düzenlenirken bazı detayların gözden kaçması veya sehven eksiklikler yaşanması son derece olağandır. İnsan faktörünün olduğu yerde hata payı her zaman vardır.
Ancak asıl çözülmeyi bekleyen sistemsel çelişki şurada gizlidir. SGK mevzuatına tam uyum sağlamayan ve Kurum tarafından "ödemeye esas teşkil etmediği" çok net bilinen bu hatalı raporlar, neden Medula sisteminde anında pasife alınmamakta veya dijital bir uyarı ile durdurulmamaktadır?
Kurumumuz bu raporları sistemden çekmeyerek idari olarak neyi hedeflemektedir? "Hekimin tedavisine müdahale edildiği" algısından mı imtina edilmektedir? Eğer bir rapor, Kurumun kendi belirlediği net geri ödeme kurallarına uymuyorsa ve bedelinin kesinlikle karşılanmayacağı baştan belliyse, o evrakın sistemde yasal ve geçerli bir belge gibi "aktif" tutulması idari tutarlılıkla ne kadar bağdaşır?
Açıkça ve yapıcı bir dille soruyoruz: Ödenmeyeceği dijital olarak önceden tespit edilebilen bir raporu sistemde canlı tutarak, hastasının tedavisi aksamasın diye o rapora istinaden iyi niyetle ilaç veren eczacıyı sonradan ağır kesintilerle cezalandırmak, devlet-eczacı güven ilişkisini zedelemez mi? Hatalı bir raporun maliyetini, süreci en başından durduracak uyarı mekanizmaları kurmak yerine, sadece hastaya hizmet sunan eczacıya rücu etmek hakkaniyetli bir yaklaşım değildir. Biz eczacılar olarak, idari işleyişteki bu önlenebilir "sistemsel riskin" neden ısrarla düzeltilmediğinin cevabını gerçekten merak ediyoruz.
2. Takvim Yapraklarına Gizlenen Bürokratik Kargaşa
Yürürlük Tarihlerindeki "İş Günü" Muamması
Resmi Gazete’de yayımlanan SUT değişikliklerinin yürürlük fıkralarında ısrarla yer alan "yayımı tarihinden itibaren ... iş günü sonra yürürlüğe girer" ibaresi, idari işleyişi kolaylaştırmak yerine sahayı gereksiz bir hesaplama krizine sürüklemektedir. Kurumun, sahanın önünü net bir şekilde aydınlatmak varken; yürürlük takvimini ısrarla yoruma açık, esnek ve zorlayıcı bir zemine çekme çabası tarafımızca anlaşılamamaktadır.
Bu idari belirsizliğin en canlı ve yorucu örneğini, 22 Mayıs tarihinde yayımlanan SUT değişikliğinde bir kez daha tecrübe ettik. Kurum, kendi iç hesaplamasıyla "5 iş gününü" sayarak tebliğ maddelerini 4 Haziran’da uygulamaya almıştır. Oysa mevzuatımızda resmi tatillerin iş günü sayılmadığı netken, "idari izin" günlerinin hesaba katılıp katılmayacağı her zaman gri bir alandır ve geçmiş idari teamüllerde idari izinlerin iş günü sayıldığına dair sayısız örnek bulunmaktadır. Hal böyleyken; sahanın ve genel teamüllerin hesabına göre 5 Haziran’da devreye girmesi beklenen bir tebliğin, idarenin tek taraflı yorumuyla 4 Haziran’da yürürlüğe sokulması, aradaki o bir günlük farkta iyi niyetle işlem yapan meslektaşlarımızı öngörülemez bir kesinti riskiyle baş başa bırakmıştır.
Ortada tüm kafa karışıklıklarını giderecek son derece yalın ve şeffaf bir çözüm varken, idareyi ve sahayı karşı karşıya getiren bu bürokratik metin karmaşasına gerçekten ne gerek vardır? Yayımlanan tebliğin yürürlük maddesine hiçbir yoruma mahal bırakmayacak netlikte, Örneğin; ”Bu tebliğin 1, 2, 3 ve 7. maddeleri 4 Haziran 2026 tarihinde yürürlüğe girer" ibaresini kullanmak, devletin resmi yazı diline neden bu kadar zor gelmektedir?
Tebliğlerin sonuna ısrarla "5 iş günü sonra" ibaresini eklemek değiştirilemez bir kanun hükmü, dokunulamaz ilahi bir mevzuat kuralı mıdır? Asli görevi hastasına kesintisiz şifa sunmak olan koca bir sağlık ordusunu, elinde takvim yapraklarıyla "Acaba araya giren idari izin yasal süreye dahil miydi?" diye gün saymaya mecbur bırakmak; sistemi yönetmek değil, işleyişin tam ortasına bürokratik bir belirsizlik yaratmaktadır.
Devletimizin kadim ciddiyeti ve idari şeffaflık; kuralları yoruma, yürürlük tarihlerini ise eczacının bireysel hesabına bırakmadan, tek ve kesin bir dille ilan etmeyi gerektirir. Sahadaki eczacılar olarak tek beklentimiz bu durumun bir an önce anlaşılır bir formata dönüştürülmesi yönündedir.
3. Bir Virgülün Ağır Bedeli
Mevzuat Dilinde Netlik Beklentimiz
Sosyal Güvenlik Kurumu, malumunuz olduğu üzere zaman zaman yayımladığı SUT değişiklikleriyle sahadaki uygulamalara yön vermektedir. Ancak ilkokul sıralarından beri bildiğimiz ve günlük hayatımızda gayet net olan virgül gibi noktalama işaretleri ile "ve", "veya" gibi bağlaçların; tebliğ metinlerinde zaman zaman içinden çıkılmaz bir kelime oyununa ve yoruma dayalı bir muammaya dönüştüğünü üzülerek görmekteyiz.
Yeni bir maddeyi ilk okuduğunuzda, "Tam da hastanın ilaca erişimini kolaylaştıran, olumlu bir düzenleme olmuş" diyerek memnuniyet duyuyorsunuz. Ancak uygulamaya geçildiğinde, metnin içine yerleştirilmiş tek bir virgülün aslında birbirinden bağımsız şartları birbirine katı bir şekilde bağladığını veya araya sıkıştırılan bir "veya" bağlacının sistemi bambaşka bir bürokratik zorunluluğa ittiğini, ne yazık ki sahada karşılaştığımız kesintilerle acı bir tecrübe olarak öğreniyoruz.
Sağlık gibi hayati ve hızlı aksiyon alınması gereken bir alanda, işleyişi belirleyen bir tebliğin bu kadar karmaşık, yoruma açık ve ikilemlerle dolu bir dil mekanizmasına neden ihtiyacı vardır? Düzenlemelerin asıl amacı sistemi uygulayıcılar için kolaylaştırmak ve anlaşılır kılmak mıdır, yoksa uygulayıcıyı satır aralarında zorlu bir gramer sınavına tabi tutmak mı? İşleyişin ana omurgasını oluşturan hukuki bir metnin olabildiğince sade, net ve yoruma mahal bırakmayacak bir açıklıkta kaleme alınması idari ciddiyetin en temel gereği değil midir?
Mevcut tabloda, SUT metinlerinin kaleme alınış biçimindeki bu bürokratik karmaşa, eczacılarımızı adeta okuduğunu anlama ve dilbilgisi kapasitesini test eden zorlu bir imtihana sürüklemektedir. İşin en hakkaniyetsiz tarafı ise; Kurumun kendi kurguladığı bu karmaşık dil yapısında "virgül veya bağlaç handikapına" düşen meslektaşlarımızın karşısına ağır bir kesinti faturasının çıkarılmasıdır. Bürokrasinin masa başında kurduğu yoruma açık cümlelerin bedelini, sahada hastasına şifa dağıtmaya odaklanmış eczacı ödememelidir.
4. Dijital Çağda İlkel Bürokrasi
Devletin Kendi Verisini Eczacıya Tasdikletme Israrı
Sosyal Güvenlik Kurumu tarafından yapılan reçete incelemelerinde, sahadaki meslektaşlarımızı en çok yoran ve mantık sınırlarını zorlayan bürokratik engellerden biri de; Kurumun kendi sisteminde zaten şeffaf bir şekilde görebildiği tahlil sonuçlarını, ısrarla eczacı üzerinden rapora ekletme dayatmasıdır. SGK, bu talebini "ödemeye esas teşkil eden evrak bütünlüğü" gerekçesine dayandırmaktadır.
Oysa ortada çok yalın ve inkar edilemez bir devlet gerçeği vardır: Tahlili yapan devlettir, raporu çıkaran devlettir, reçeteyi inceleyen yine devlettir! İncelemeyi yürüten değerli Kurum eczacımız, hastanın ilgili laboratuvar verilerini (örneğin LDL değerini) zaten kendi ekranından resmi bir kayıt olarak açıkça görebilmektedir. Hal böyleyken; sistemde hazır bekleyen bir verinin teyidi için eczacıyı aracı kılmak yerine, Kurum yetkilisinin dijital ekrana "İlgili tarihli tahlil sonucu sistemden teyit edilerek onaylanmıştır" şeklinde idari bir şerh düşmesi, herkesi rahatlatacak ve kamu menfaatine hizmet edecek çok daha akılcı bir çözüm değil midir?
Bu basit idari inisiyatifin alınmamasının sahaya maliyeti ise oldukça ağırdır. Ekranda o soğuk "İade" mesajını gören eczacımız; bilmem hangi ildeki, binlerce yataklı devasa bir hastanenin santral labirentlerinde ilgili hekime veya tıbbi sekreterliğe ulaşmak için amansız bir telefon trafiğine girmektedir. Resmi kanallardan iletişim kurmanın neredeyse imkansız olduğu bu tıkanıklıkta meslektaşlarımız; idari bir işlemi çözebilmek adına mecburen bireysel ilişkilerini, eski okul arkadaşlarını veya o ildeki tanıdıklarını devreye sokmak zorunda kalarak, şahsi gayretlerine terk edilmektedir.
İşin daha da düşündürücü tarafı, bunca bürokratik yıpranma ve şahsi ricayla rapora işletilen bir değerin; aktarım esnasında yaşanabilecek en ufak bir insani hatada (örneğin hastanenin veriyi yanlış rapora eklemesi durumunda) yeniden acımasız bir kesinti faturasına dönüşmesidir. Üstelik bu hatanın tespiti anında, o zorlu iletişim labirentine girip yeniden düzeltme yaptırmak teknik olarak artık mümkün bile değildir.
Devlet, kendi hastanesinde ürettiği resmi bir tahlili, yine kendi sistemindeki rapora işletmek için eczacıyı neden bir "bürokratik elçi" olarak kullanmakta ısrar etmektedir? Dijitalleşmenin zirve yaptığı, yapay zekayı konuştuğumuz bir çağda; ufak bir yazılımsal entegrasyonla saniyeler içinde çözülebilecek idari bir işlem yüzünden, eczacının hastasına ayırması gereken o kıymetli "zaman" sermayesi her gün heba edilmektedir. Kurumlar arası veri paylaşımıyla sahanın mesleki enerjisini korumak bu kadar zor olmamalıdır. İdaredeki bu empati eksikliğini, karar alıcıların ve sağduyulu eczacı kamuoyunun takdirine bırakıyorum.
5. Kurumlar Arası Uyumsuzluğun Faturası
Enteral Beslenmede "Yaş" Muamması
Bildiğiniz üzere enteral beslenme solüsyonları (mamalar), Sağlık Uygulama Tebliği’nin en detaylı ve kuralları yaşa ve hastalığa göre değişken başlıklarının başında gelmektedir. Bu ürünlerin rapor ve teşhis kriterlerindeki klinik zorlukları bir yana; sahanın asıl çözmekte zorlandığı konu, idari işleyişteki "çocuk mu, yetişkin mi?" çelişkisidir.
Mevcut Medula sisteminde bazı mamaların kullanım yaş aralığı 0-17 iken, bazılarında bu sınır 0-18 olarak belirlenmiştir. Hal böyle olunca karşımıza izahı hukuken ve mantıken mümkün olmayan şu tablo çıkmaktadır: 17,5 yaşındaki bir hastamız "X" mamasını kullanırken SGK sisteminde "çocuk" kabul edilmekte, ancak aynı hastamız "Y" mamasını kullanması gerektiğinde aniden statü değiştirerek "yetişkin" sayılabilmektedir!
Sistem, "X" maması için reçetenin çocuk hastalıkları uzmanı tarafından, "Y" maması için ise yetişkin poliklinikleri tarafından yazılmasını dayatmaktadır.
Peki gerçek hayatta, hastane koridorlarında ne yaşanmaktadır? Bu vatandaşımız hastaneye başvurduğunda, Sağlık Bakanlığımızın sistemleri onu resmi yaşı gereği haklı olarak "çocuk" kabul ettiği için sadece çocuk polikliniğinden işlem açılabilmekte, hastanın erişkin polikliniğine kayıt yaptırması sistemsel olarak mümkün olmamaktadır.
İşte idari paradoks tam da burada başlamaktadır. Hasta mecburen çocuk polikliniğine muayene olmakta, uzman hekimimiz reçeteyi düzenlemekte ve eczacımız da hastası mağdur olmasın, tedavisi aksamasın diyerek ilacı karşılamaktadır. Ancak iş geri ödemeye geldiğinde SGK, "Bu mama için bu hasta yetişkindir, çocuk uzmanı doktoru yazamaz" diyerek eczacımıza acımasızca kesinti uygulayabilmektedir.
Şimdi haklı ve net bir şekilde soruyoruz. Hangi kurumun verisini referans alacağız? Devletin asli sağlık otoritesi olan Sağlık Bakanlığı'nın nesnel yaş skalasına mı inanacağız, yoksa SGK'nın mama türüne göre değişen değişken yaş tanımlamasına mı? 17,5 yaşındaki bir birey adli bir vakaya karışsa, yasalarımız gereği mahkemelerde "çocuk" muamelesi görecekken; konu sosyal güvenlik ve reçete onayı olunca nasıl bir anda "yetişkin" sayılarak idari işleyişin dışına itilmektedir?
Devletimizin iki güzide kurumu arasındaki bu sistemsel uyuşmazlığın ve konuşmayan altyapıların bedelini ödeyen tek kişi, defalarca kez şahit olduğumuz üzere yine ve sadece eczacıdır. Beklentimiz; bu idari çelişkinin kurumlar arası hızlı bir veri entegrasyonuyla çözülerek, meslektaşlarımızın kendi kontrolleri dışında gelişen bu tür "paradoksların" mağduru olmaktan derhal kurtarılmasıdır.
Değerli Meslektaşlarım;
Sonuç olarak; bugün burada detaylarıyla irdelediğimiz tüm bu konular, aslında tek ve net bir gerçeğe işaret etmektedir: Eczacılarımız, asli görevi olan sağlık danışmanlığından ziyade, sistemin kendi içindeki iletişim ve altyapı eksikliklerinin faturasını ödeyen birer "bürokratik tampon" haline getirilmemelidir.
Hastalarımıza kesintisiz şifa sunmak için harcamamız gereken o kıymetli mesleki enerjimizi; takvim yapraklarında idari izin günü saymaya, SUT metinlerindeki virgüllerin niyetini çözmeye, devletin kendi laboratuvar verisini yine devletin kendi sistemine ispat etmeye veya kurumlar arası yaş uyuşmazlıklarını gidermeye harcamak istemiyoruz.
Temel beklentimiz son derece yalın ve haklıdır. Dijitalleşmenin sunduğu tüm imkanlar kullanılarak eczacıyı öngörülemez kesinti riskleriyle baş başa bırakan belirsizliklerin ortadan kaldırılması; şeffaf, net ve kurumlar arası tam entegrasyonun sağlandığı hakkaniyetli bir işleyişin hayata geçirilmesidir. Yaklaşan protokol revizyon görüşmeleri, sahanın bu haklı sesine kulak vererek idari sorunları karşılıklı anlayış, güven ve ortak akılla çözüme kavuşturmak için elimizdeki en kıymetli fırsattır.
Bizler, sorunlarımızı yapıcı bir dille, mesleki dayanışmamızdan aldığımız güçle ve daima çözüm odaklı vizyonumuzla masaya taşımaya devam edeceğiz. Sahada omuz omuza verdiğimiz bu mücadelenin farklı boyutlarını ve çözüm bekleyen diğer başlıklarımızı irdeleyeceğimiz 3. bölümde görüşmek dileğiyle...
Hepinize idari yüklerden ve kesinti kaygılarından uzak; hastalarınızla aranıza hiçbir bürokratik engelin girmediği, huzurlu ve mesleki tatmin yaşayabileceğiniz mesailer diliyorum. Her şeyin gönlünüzce olması en büyük temennimizdir.
Selam ve saygılarımla